4/12/2008 - Astral seyahat
Genel tanım::insan vücudu, iki ayri bedenin bir araya gelmesiyle olusmustur. ilk bedenimiz görünürde olan, et ve kemikten yapilmis bu dünyada kullandigimiz bedenimizdir, diger bedenimiz ise beynimizi kontrol eden, görünmeyen, bir deyisle RUH, bir deyisle de SIR bedenimizdir. Kisaca Astral seyahat, günlük bedenimizden sir bedenimizi bilinçli olarak ayirmak ve eyahate çikarmaktir
Düşünceler:Kimi gruplara göre astral seyahati istekli olarak yapmak doga kanunlarina aykiri bazilarina göre bir ilim, bazilarina göre ise insan beyninin oynadigi küçük oyunlardan biridir. Tibet rahipleri ise bunu kendilerine verilmis çok büyük bir nimet olarak nitelendirirler..
Astral beden yapısı:Astral beden (Sir bedeni) vücudumuzla ayni ölçülerde, fakat günlük bedenimizden ayrildiginda çiplak gözle görülmeyen ikinci bedenimiz.. Hislerimizi, korkularimizi, sevinç ve üzüntü gibi olagan düsüncelerimizi olusturdugumuz kismimizdir. Düsünce hiziyla hareket eder, et ve kemikten yapilmis bedenimizin tersine besin hava yada suya ihtiyaç duymaz ve bu yüzden çok daha hizli veserbest hareket edebilir. Günlük vücudumuza bir kordon ile bagli oldugu idda edilse bile kordonu görmeyenler de vardir. Günlük bedenimizi rahatlatmak ve yorgunlugunu kaybetmek için her uykuya daldigimizda otomatik olarak bedenimizden ayrilir fakat uyku sirasinda insan bilincini kaybettigi için bunu algilayamaz ama bu ayrilmanin eseri olarak rüya görür. Astral beden gözle görülmez fakat bazi deneylerle varligini anlayabiliriz.
Los bir ortamda elinizi diger elinizin üzerine avuç içlerini birbirine bakacak ve degmeyecek sekilde getirin ve yogunlasin çok kisa süre içersinde iki elinizin arasinda bir isi (sicak yada soguk) hissedeceksiniz bazen bu isi hareket eder elinizin degisik bölgelerinde gezer. Eger bunu deneyi baska bir sahisla yaparsaniz sonuçlar daha tatminkar olur hatta eger psisik özellikleriniz varsa aradaki isigi görebilirsiniz. Yogunlgu tam olarak yakalayabilen sahislar birbirlerine dokunmadan bu sayede birbirlerinin ellerine baski yapabilirler............
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/12/2008 - beden dili
Bu bölümde araştırmaya ilişkin problem durumu alt problemler önem sınırlılıklar yer almaktadır. 1.1. Problem Durumu
1.1.1. İletişim Kavramı Ve Tanımı
Yakın zamanlara kadar dilimize Fransızca’dan ve Fransızca söylenişi ile geçen komünikasyon (communication) sözcüğü ile birlikte ve aynı anlamı karşılamak için haberleşme kavramı kullanılıyordu. Günümüzde kullanımı yaygınlaşan iletişim sözcüğü ise haberleşmeyi de içeren daha geniş kapsamlı bir ileti alışverişi anlayışı yansıtmaktadır.Fransızca ve İngilizce’de yazılışı aynı söylenişi ayrı communication kavramı Latince’deki communicatio sözcüğünün karşıtıdır. Sözcüğün 14. yüzyıl Fransızca’sında ticaretin(merkantilizmin) geliştiği dönemde ticaret ve ilişkiler karşılığında kullanılması belli bir dönemdeki etkinliklerin sözcüklere yükledikleri anlamlar açısından ilginç bir örnektir. Communication’un kökeninde ve Latince’deki communis kavramı bulunmaktadır. Birçok kişiye ya da nesneye ait olan ve ortaklaşa yapılan anlamlardaki bu kavramlardan hareketle iletişim sözcüğünün özünde yalın bir ileti alışverişinden çok toplumsal nitelikli bir etkileşimi değiş tokuşu ve paylaşımı içerdiğini söyleyebiliriz. “ Birisiyle iletişim kurmak”; “Bir haberin bir bilginin iletilmesi”; “Çağımız iletişim çağıdır”; “Bir dosyanın belgenin iletilmesini istemek”; “Kitle iletişim araçları dünyayı küçük bir köye dönüştürdü”; “İnsan-makine iletişimi”; “Sistemler arası iletişim”; “İletişim sistemler”; “Hayvanlarda iletişim özellikleri” iletişim kavramının kullanımında akla gelebilecek pek çok örnekten yalnızca birkaçıdır.Düşünce ve görüşlerin sözlü olarak karşılıklı alışverişidir. Başka bir tanıma göre; Bizim başkalarını başkalarının da bizi anlaması süreci olarak tanımlanmaktadır. Doğan Cüceloğlu ise; “iletişim iki birim arasında bir biriyle ilişkili mesaj alışverişidir” şeklinde açıklamıştır. Birim kelimesi insanı hayvanı ya da makineleri kapsamaktadır. İletişim sadece insana özgü bir olay değildirİletişim kavramı o denli değişik alanlarda kullanılıyor ki birbirinden çok ayrı anlamları yükleniyor. Yazılı kaynakların taranması yöntemiyle yapılan bir araştırmada sözcüğün 4560 kullanımı derlenmiş ve daha sonra 15 anlamı belirlenmiştir.Düşüncenin sözel olarak(konuşma ile) karşılıklı değiş tokuşu; · İki kişinin birbirini anlaması insanın karşısındakine kendisini anlatabilmesi; · Organizma düzeyinde bile olsa ortak davranışa olanak veren etkileşim; · Bireyde benlikle ilgili olarak belirsizliğin azaltılması; · Duyguların düşüncelerin bilgi ve becerilerin aktarılma süreci; · Bir kişi ya da bir şeyin başka bir kişiye/bir şeye içinden aktarımla değiş-tokuşla dönüşme değişme süreci; · Yaşayan bir evrenin parçalarının ilintilenmesi bağlantılarının kurulması süreci; · Bir kişinin tekelinde olanın başkalarıyla paylaştırılması başkalarına da aktarılması süreci; · Askeri dilde iletişim(komutun) iletiyi gönderilmesi ile ilgili araç usul ve teknikler; · İletiyi alanın belleğinin iletiyi gönderenin beklentisine uygun yanıt verecek şekilde uyarılması; · Organizmanın ortamdaki uyarıya verdiği fark edilir yanıt ortamdaki değişime uyarlanma yanıtı; bu yanıtla diğerini etkileme; · Kaynaktan çıktıktan sonra iletiyi alan için bir uyaran olan davranış; · Kaynağın karşı tarafı etkilemeyi amaçlayan davranışı; · Belli bir konumdan yapıdan bir diğerine geçiş süreci; · Güç(iktidar) kaynağı olarak kullanılan mekanizma. Bu çok değişik anlamlardaki kullanımına karşın “iletişim”deyince akla ilk gelen genellikle insanlar arası iletişim ve bu amaçla kullanılan araçlardır. Nitekim Türk Dil Kurumu sözlüğünde de iletişim: “1. Duygu düşünce ya da bilgilerin usa gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması bildirişim haberleşme(...) 2. Telefon telgraf televizyon radyo gibi aygıtlardan yararlanarak yürütülen bilgi alış verişi bildirişim haberleşme...” Olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte sözcüğün sibernetikte olduğu gibi cansız ve çalışan sistemlerdeki öğeler arası etkileşim için kullanılmasını bir yana bırakırsak da canlılar dünyasındaki etkileşim için kullanıldığını göz ardı edemeyiz. Çünkü canlılar içinde ileti alışverişi anlamında iletişim kurma yetisine becerisine sahip tek tür insan değildir. Ancak canlılar içinde yalnız insan simge(sembol) yaratma özelliğine sahiptir. Bu özelliği ile başkalarına yalnız duygularını belirtme değil düşünce ve bilgilerini de biriktirip aktarma olanağına sahiptir. Böylece çevresinde bulunamayan nesneler olay ve olgular ya da nesnel varlığı olmayan duygu ve düşünceler hakkında ileti alışverişinde bulunabildiği gibi geçmişte olmuş bitmişler ya da gelecekte olabilecekler konusunda da iletişimi gerçekleştirebilir. Ayrıca yine bu özelliği sayesinde iletilerini değişik mekanlara ulaştırabilir. Örneğin doyduğunu belirtmek için “doydum” der ya da elini ağzının hizasına getiri; “güneşi” göstermeden de resmini çizerek adını söyleyerek yazarak güneşle ilgili ileti aktarabilir; “güzellik” için heykel resim yapabilir şiir yazabilir; “savaşa çağrı” için ok mektup gönderebilir. Bu nedenle insan iletişimini anlamlarında uzlaşılmış simgeler aracılığı ile bilgilerin düşüncelerin duyguların biriktirilip aktarılmasının ve alışverişinin hem ortak hem de değişik zaman ve mekan boyutlarında gerçekleştirilmesi olarak tanımlayabiliriz(ZILLIOĞLU 1993: s.3-7.)
1.1.1.1.İletişimin Temel Amacı
Kuşkusuz bütün insanlar her iletişim eyleminde bilgilenmek ikna etmek bilgilendirmek yönetmek eğlenmek vb. bir dizi nedeni ve amacı va5rdır. Bu amaçların bir kısmı karşılığını/ödülünü hemen elde etmek istediğimiz amaçlardır; bir kısmı uzun vadeli beklentilere dayanır. Schramm amaçlarla ilgili beklentileri “gecikmeden ödüllendirilme”ye ve “sonradan ödüllendirme”ye yönelik beklentileri olarak sınıflandırır. İletişimde bulunanlar bazı iletileri daha üretirken ya da aktarırken ödüllenmiş olurlar. Örneğin ozanın şiir yazarken müzisyenin beste yaparken ya da konser verirken öğretmenin ders anlatırken yöneticinin bir toplantıda yeni iş projelerini açıklarken aldıkları aaaif ve bunun hedef aldıkları kişilerce de paylaşılacağını ummaları gecikmeden ödüllendirme beklentisi ile ilgilidir. Buna karşılık ozanın yada yayınevi yetkililerinin şiirlerin beğenilip satışı artıracağını öğretmenin mesleki becerisinden ötürü ilerde övgü ile anılacağını ya da meslektaşları tarafından taktir edileceğini yöneticinin yeni projeleri kabul ettirip işinde daha üst bir konuma ya da gelire kavuşacağını umması iletişimde geleceğe yönelik bir yatırımın başka deyişle sonradan ödüllendirme beklentisinin örneklerini oluştururlar. böyle iletişim amaçları karşılığı hemen beklendiğinde “tüketime” yönelik; daha sonraki ödüllendirmeler hedeflendiğinde”araçsal”olarak ayırt edilebilir.Beklentilerin zamansal boyutu ne olursa olsun bireylere göre amaçları çok çeşitli olan iletişimin temel bir amacından söz edilebilir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için insanın doğumundan başlayan iletişim yaşantılarına kısaca değinmek yaralı olacaktır.Yeni doğan bir bebek kendi başına hiçbir şeyi yapamaz. Ne kendi ne de başkalarının davranışları ne de fiziksel çevresi üzerinde herhangi bir denetimi amaçlı olarak etkileme gücü yoktur. Kısa bir süre sonra fizyolojik bazı becerileri gelişir başını kollarını ve ayaklarını isteyerek oynatmaya başlar. Sonra çıkardığı seslerle çevresinde istendik davranışlar yaratabildiğini gözler ve bunu kullanır. Bir yaş civarında istediği şeylere uzanır istemediklerinden uzaklaşır. Böylece çevresini belirlemeye ve etkilemeye başlar. Yürütme becerisini kazanması bu yönde temel bir adımdır.Daha sonra konuşmayı öğrenir. Önce sözcüklerle sonra tümcelerle derdini anlatmayı istediklerini belirtmeyi becerir. Bu aynı zamanda konuşma yoluyla çevresinde daha fazla etkin olabildiğinin bilincine varması demektir. Başka deyişle deneme yanılma ve taklit yoluyla çıkardığı ve başkalarınca anlamı olan seslerin önceki sesçil ve sessiz davranışlarından daha etkili olduğunun kavrar. Bir kez konuştuktan sonra durmadan soru sorar bu sorulara aldığı yanıtlarla canlı ve cansız çevresini tanımlamayı ve anlamlandırmayı sürdürür. Okulda yeni bilgilerle birlikte belli bir biçimde akıl yürütmeyi öğrenir. Genişleyen çevresinde diğer insanları tanır değerlendirir yargılar; fizik çevresi ile ilgili görüşleri genişler biçimlenir. Bu arada kendisi hakkındaki düşünceleri ve değerlendirmeleri de önem ve yoğunluk kazanır. Gençlik ve yetişkinlik çağlarında yaşadığı ortama koşullara ve içine girdiği ilişkilere göre belirlenen çevresiyle etkileşimde bulunur ve bu durum yaşamı boyunca sürüp gider. Bütün bunlar iletişim yaşantılarıdır. Bu yaşantılarla birey emir vermeyi/almayı başkalarından istemeyi/onların isteklerine yanıt vermeyi öğrenir olgular ve olaylar hakkında ve bunların nasıl gerçekleştikleri bozuldukları/geliştikleri değiştikleri hakkında az/çok bilgilenir. İnsan bunca zahmetli doyum verdiği kadar hatta belki de ondan daha çok sıkıntılı ve üzücü ilişki ve iletişim yaşantısına neden katlanır ve bunları sürekli çoğaltmaya çalışır? Ek olarak neden bu konulara ilişkin düşüncelerini bilgilerini genişletip derinleştirmeye uğraşır? Berlo’ya göre”amaçlı olarak etkilemek değiştirmek için iletişim kurarız”. Böylece birey için iletişimin temel amacı kendisi ile çevre arasında başlangıçta kendisi yeniden olumsuz olan ilişkiyi etkileyebilmek yönlendirebilmek eş deyişle dış güçlerin hedefi olmak yerine kendisini güçlü kılabilmeyi sağlayabilmektir. Bu bağlamda iletişim insanın çevresi ve kendi yaşamı üzerinde etkin ve belirleyici olabilme çabasını yansıtır. Bireyin bu çabasının ardında başkalarından hemen ya da sonraki bir zamanda kendi isteklerine uygun yanıtlar tepkiler alabilme beklentisi yatar. Bu beklentimizin bilincinde olup olmamamız ya da geçmişte kurduğumuz iletişimlerdeki temel amacımızı anımsayıp anımsamamamız önemli değildir. Çocukluğumuzdan beri gözlemlerimiz ve uygulamalarımız bize sözel ve sözel olmayan iletişim kodlarını kullanarak çevre üzerinde etkili olunabileceğini öğrettiği için bu konuda alışkanlık kazanırız. Kısaca iletişimin kişi açısından özel amaçları ne olursa olsun temeldeki amacı çevre üzerinde etkin olmak başkalarında davranış tutum geliştirmek ve değiştirmektir. (ZILLIOĞLU 1993: s.9-13.)
1.1.1.2. Toplumsal Ve Kültürel Sistemler Ve İletişim İşlevleri
İletişimle toplumsal kültürel sistemler arasındaki ilişki karşılıklıdır. İletişim toplumsal/kültürel sistemleri yeniden üretimi ve değişiminde rol oynadığı gibi toplumsal/kültürel sistemlerde iletişim sistemlerini ve bireylerin ilişkilerini belirler. Bunun yanında iletişim toplumsal/kültürel sistemler hakkında bilgi vererek bireylerin iletişim davranışlarında öngörü sağlar.İletişim bir aktarma ve paylaşma süreci olduğu kadar bazı kişi ve grupların başkaları üzerinde güç kazanmasında da rol oynar.İletişimin işlevleri psikolojik ve toplumsal işlevler olarak sınıflandırılabilir. Psikolojik işlevler: Ben merkezli; araçsal; oyun ve benliğin geliştirilmesidir. Toplumsal işlevler ise haberdar etme; eşgüdüm; kuşaklar arası aktarma ve eğlence işlevleridir. Bireysel iletişimde toplumsal boyuttaki iletişime geçişte üç aşamadan söz edilebilir. Birincisi küçük gruplar içinde bireylerin gerçekleştirdiği iletişim; ikincisi bu iletişimlerin zamanda ve mekanda birbirine eklendiği aşama; ikinci aşamada ki iletişimlerin kitle iletişim boyutunda genişlediği aşamadır. (ZILLIOĞLU 1993: s.89.)
1.1.1.3. Temel İletişim Süreçleri
İletişim bir süreç içerisinde gerçekleşen bir olaydır. Bu süreç içerisinde kod kodlama kod açma yorumlama geri iletişim yer almaktadır. ( Cüceloğlu 1992: s.72-78) a- Kod: Mesajın işaret haline dönüşmesinde kullanılan simgeler ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların tümüne kod adı verilir. Şu anda bu yazıyı Türkçe kod kullanarak yazıyorum. Karşılıklı konuşurken aynı anda değişik kodlar kullanılır. Yüz ifadesi söyleyiş tarzı el ve kolların hareketleri de ayrı ayrı kodlar aktaran mesajlardır. b- Kodlama: Mesajın içeriğinin kod simgelerine dönüştürülmesine kodlama denir. Belirli bir niyet ya da duygunun değişik kodlarla ifade edilebileceğini yukarıda belirtmiştik. Örneğin kızgınlık duygusu kullanılan kelimelerle söylenilen kelimelerle ifade edilebileceği gibi kişinin yüz ifadesiyle de belirtilebilir. c- Kod açma: Kodlanarak gelen mesajın içeriğini yeniden elde etmek için yapılan çözümleme sürecine kod açma denir. d- Yorumlama: Yorumlama yeniden bir değerlendirmeyi gerektirir. Kod açılarak elde edilen mesajın içeriğine o andaki bütün ilişkiler ve koşullar çerçevesi içinde yeniden anlam verilmesine yorumlama denmektedir. Bazı durumlarda kod açılarak elde edilen anlamla yorumlama sonucunda elde edilen anlam arasında pek bir fark yoktur. Bazen de tamamen farklı bir yorumlama yapılabilir. Bazen bizim söylemek istediğimiz şeyle karşıdakinin anladığı arasında farklılıklar meydana gelebilir. e-Geri iletim: Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık hedef birimin gönderdiği cevaba geri iletim adı verilir. f- Kişinin kendisinin gönderdiği mesajı kendisinin alması sürecine kendine geri iletim adı verilir. Eğer kişi kendi söylediklerini duyamaz ise 3-4 dakikadan fazla konuşamaz.
1.1.1.4. Bir İletişim Modeli
Konuşan iki kişiden birisi kaynak diğeri de hedef birimi oluşturur. Bu iki birim arasında mesajın gidip geleceği kanallar vardır. Örnekte kaynak ve hedef birim insan olduğundan birimler yapı ve işlev olarak birbirlerine benzerler. Her birimde merkez gönderici ve alıcı vardır. İletişim modelindeki öğeler ve süreçler ise şunlardır. 1- Kaynak Ve Hedef Birimler 2- Kanal 3- İletişim Ortamı Bunlara yakından göz atmak gerekirse; 1-Kaynak ve hedef birimler: ·Merkez: Gönderilecek mesajların içeriğinin (duygu düşünce niyet güdü eylem vb. ) oluştuğu ve gönderilmek üzere seçildiği bölümdür. ·Gönderici: Merkezdeki içeriği sözlü ya da sözsüz işaretler haline dönüştürerek kanala bırakan öğedir. Bedenin hareketleri ve duruşu mesaj niteliği taşıdığından tüm beden bir gönderici olarak çalışır. ·Alıcı: İşaret biçimine dönüşmüş olarak kanaldan gelen mesajları alan ve merkeze aktaran öğedir. 2- Kanal: Kaynak ve hedef birimler arasında yer alan ve işaret haline dönüşmüş mesajın gitmesine olanak sağlayan yola geçide kanal adı verilir. Bilindiği gibi telefonla sadece işitsel kanalla iletişim kurulabilir. Karşımızdakinin yüz ifadesini göremeyiz. Buna karşılık yüz yüze iletişimde aynı anda birden fazla iletişim kanalı ile iletişim kurarız. İletişimde kullanılan kanal sayısı arttıkça iletişimin etkisi de o derecede artar. İşaret mesajın göndericiden geçtikten sonra temsil edildiği fiziksel biçim. Şu anda burada yazılan kelimeler fiziksel işaretlerden meydana gelmektedir. ·Çıktı: Kaynak birimin gönderdiği işaretlerin tümüne çıktı adı verilir. ·Girdi: Hedef birimin alıcısının yakaladığı işaretlerin tümüne girdi adı verilir. ·Gürültü: Kaynak birimin gönderdiği mesaj ile hedef birimin aldığı mesaj arasında fark varsa bu farka gürültü denir. 3- İletişim ortamı: İletişim sürecinin etkileyebilecek nitelikleri olan ve iletişim durumu içinde bulunan kişi nesne ve olayların tümüne iletişim ortamı denir. Burada bir noktaya değinmekte fayda vardır. Algılamanın kalitesi de iletişimde çok önemli rol oynar. Örneğin karşısındaki kişi ile iletişimde bulunan bir insan kendisinin ve karşısındakinin psikolojik fiziksel ve sosyal düzeyde durumlarının bilincinde bulunmaya özen gösteren ve algıladığı durumların sayısını ve kalitesini arttıran insanın insan ilişkilerinde daha başarılı olabileceğini söyleyebiliriz. Bir de şöyle bir durum söz konusudur; insanın bir algılama kapasitesi vardır ve bunun ötesinde her şey kendisine anlamsız gelecektir.
1.1.1.5. Kişiler Arası İletişim
İki kişi arasında yüz yüze gerçekleşen iletişim. Kişiler arası iletişim genellikle kendiliğinden ve teklifsizdir. İletişimi gerçekleştirenler birbirlerinde sürekli geri bildirim alırlar. Roller görece esnektir. Çünkü taraflar nöbetleşe gönderici ve alıcı olarak iletişimde bulunurlar. Bu iletişimin gerçekleşmesi sırasında bireyler genellikle aynı fiziksel ortam içerisinde bulunurlar(Mutlu 1994: s.132). Gelişen teknolojiyle beraber kişiler telefon ve chat gibi iletişim alanındaki teknolojiden yararlanarak iletişim kurmaktadır. Kişiler arası iletişimi bir şema ile gösterecek olursak; İletişim birey A'dan birey B'ye olduğu gibi aynı şekilde Birey B'den Birey A'ya doğru da olabilir(Usluata 1991:s.47) Burada bireyler arasında sürekli bir geribildirim gerçekleşmektedir. Geribildirimin olmadığı takdirde iletişim gerçekleşmez iletim gerçekleşir. İletişim çift taraflı iletim ise tek taraflıdır. Kişiler arası iletişimin diğer bir tanımına göre de başkalarını tartıp varılan yargıya göre davranma sanatıdır(Usluata 1991:s.48)Başka bir tanıma göre de kişiler arası iletişim(Dökmen s.23) kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu iletişimdir. Karşılıklı iletişimde bulunan kişiler bilgi-sembol üreterek bunları birbirlerine aktararak ve yorumlayarak iletişimi sürdürürler. Bazı araştırmalara göre ise her türlü iletişimi kişiler arası iletişim saymamak lazımdır. Yapılan bir araştırmaya göre bir iletişimin kişiler arası iletişim sayılabilmesi için 3 şart aranır 1. Yüz yüze olması 2. Katılımcılar arasında bir mesaj alışverişinin olması 3. Söz konusu iletişim sözlü veya sözsüz nitelikte olmasıdır. Örneğin yazışmalar kişiler arası iletişim sayılmaz. Bu çok sayıda tanımın buluştuğu nokta kişiler arası iletişimin psikolojik nitelikli bir bilgi alışverişi olduğudur. Bu arada bir noktayı belirtmekte yarar var; sadece sosyal roller arasında kurulan ilişkiler kişiler arası iletişim değildir. Kişiler arası iletişimin olması için mutlaka o sosyal rolün dışına çıkılmalıdır. Örneğin hoca ile öğrenci arasındaki iletişim sadece derse yönelikse bu kişiler arası iletişim değildir. Ne zaman ki dersin dışına çıkılıp kişisel konulara girilince o zaman kişiler arası iletişim gerçekleşmiş oluyor. Yine bir tanıma göre de kişiler arası iletişim (Usluata s.52)kişileri başkalarından ayıran özellikler kişisel tutumlar düşünceler beğeniler belirlenecek biçimde bir bilgi alışverişi yapıldığında gerçekleşmektedir. Kişiler arası iletişimin en karmaşık aracı olan konuşma; bilgi aktarma başkalarının davranışlarını yönlendirmeyle buyruklarla kimi kez şakayla kimi kez saldırgan kırıcı sözlerle karşıdakini etkilemek için kullanılır. Kişiler arası iletişim kendini iki şekilde gösterir. Sözlü ve sözsüz. Sözlü iletişimde konuşma en önemli yeri tutarken sözsüz iletişimde ise yüz anlamları göz hareketleri bedenin duruşu giyinmeyi sesin özelliklerini içeren bu iletişim beden dili olarak bilinir( Usluata s.54) Kişinin bedensel duruşu kişinin içinde bulunduğu duygusal durumu açıklayabilir. Örneğin kızgınlık ilgisizlik utanma kararsızlık vb(Usluata s.55) Grup iletişimi de kişiler arası iletişimi etkileyen önemli bir faktördür. Örneğin aile bir gruptur ve bu grubun içerisinde kişiler arası iletişim gerçekleşmektedir. Grup içerisinde de alt gruplar oluşabilir ve de bunlar daha çok daha derin ilişki içerisinde olabilirler(Arkonaç s.25) Aynı grubun üyesi olan kişiler arasında mutlaka iyi ilişkilerin olması beklenemez. Örneğin sizinle aynı siyasal görüşte olanların oluşturduğu grubun içerisinde hoşlanmadığınız ve iletişim kurmak istemediğiniz kişiler olabileceği gibi sizin karşıt olduğunuz grup içerisinde yer alan fakat çok hoşlandığınız ve iletişim kurmak istediğiniz insanlar da olabilir. Karşıdaki insanla iletişim kurmaya nasıl başlanılacağı iletişimin sürdürülüp sürdürülmeyeceğine karar vermeden önce diğer kişinin tutumlarının duygularının kişilik yapısının hakkında bilgi sahibi olunması başarılı bir iletişim için gereken unsurlardandır. Aksi takdirde şakacı bir insana çok ciddi davranırsanız başarısız sonuçlar elde etmiş olursunuz ve o kişiyle iletişimi sürdürmekte büyük güçlüklerle karşılaşabilirsiniz. Bir insanın diğer bir insanla iletişime geçmesinin sayılamayacak kadar çok nedeni olduğu söylenebilir. İnsanlar genellikle bir ihtiyacını karşılamak için iletişimde bulunurlar. Bunun yanında şu nedenlerin de iletişim kurmada etkili olduğu söylenebilir: 1. Tanıma: İnsanlar daha önceden tanıdığı kişilerle daha kolay iletişimde bulunurlar. 2. Çekici bulma: İnsanın içerisinde çekici bulduğu kişiye karşı daha çok iletişim kurma isteği olduğu söylenilebilir. 3. Zorunluluk: Bazen bazı işlerimizi görmek için bazı insanlarla iletişim kurmak zorunluluğu doğar. Örneğin kütüphaneden kitap ödünç almak isteyen bir insanın zorunlu olarak kütüphane çalışanları ile iletişim kurması gerekebilir. 4. Benzer özelliklere sahip olma: İlgi alanları birbirine yakın olan insanların daha kolay iletişim kurdukları söylenebilir. Örneğin aynı futbol takımının taraftarı olan insanlar daha kolay iletişime geçebilirler.
1.1.1.6. Sözlü İletişim
İletişimimizin en temel kodunu oluşturan(konuşma) dilinin doğası ve kaynağı antik yunan felsefesinden beri yoğun tartışmaların odağını oluşturmuştur. Günümüzde benimsenebilecek görüş dilin bir simge sistemi kod olduğu görüşüdür.Dil toplumsal ve kültürel bir etkinliktir. Bu nedenle bir dilin yapısı ve sözcük dağarcığı kültürel sistemle yakından ilişkilidir. Buna bağlı olarak ta bireylerin algılama biçimlerini etkiler. Bir dil anlamlandırma haritası dile getirilmek istenen anlamlar için seçenekler sunduğu gibi bu anlamları biçimlendirir ve sınıflandırır. Dil kuralları ve dildeki deneyimlerin sözcüklerin kullanılış sıklığı iletişimde artık bilgiyi sağlar. böylece ortak dil yaşantılarına sahip olanlar için iletişimde öngörüyü olanaklı kılar. Dillerin kökeninin ortak olup olmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte günümüzde konuşulan diller değişik dil aileleri içinde sınıflandırılırlar.Dil anlatım aracı olduğu kültürlerin mekandaki ve zamandaki farklılaşmasına farklı olarak değişir. Ulusal diller uluslaşma ve sanayileşme süreçlerine koşut olarak ve yönetimin merkezleşmesinin sonucu olarak bir lehçenin diğerlerine egemen olmasıyla ortaya çıkmışlardır. Ekonomik siyasal açıdan güçlü olan bir ya da birkaç ülkenin dilin uluslararasında ortak bir anlaşma dili olması bir yana bırakılacak olursa tüm uluslara ve kültürlere ortak evrensel dilin kullanımı-bazı öneri ve çabalara karşın-olanaklı görülmemektedir. (ZILLIOĞLU 1993: s.145.)
1.1.1.6.1. Karşımızdakini Dinlemek
İtiraf edelim ki birbirimizi her zaman dinlemeyiz. Bunun sonucu kimi zaman “ Ben ne diyorum sen ne diyorsun!” diye atışmaya kadar bile gidebilir. Etkin iletişim kurabilmek için birinci temel beceri karşımızdakini dinlemektir. Ve türlü türlü dinleme şekilleri vardır. Örneğin: · Görünüşte Dinleme: Dinlermiş gibi yapmak aslında ne söyleyeceğimizi aklımızdan geçirmek gibi başka şeyler düşünmek. · Savunmada Dinleme: Dinlerken söylenenler içinde bize yönelik bir eleştiri ya da saldırı olup olmadığını araştırmak. · Seçerek Dinleme: İlk önce görünüşte dinlemedeyken daha sonra ilgimizi çeken bir konudan söz edildiğinde kulak kesilmek. · Tuzakçı Dinleme: konuşanın sözlerine bir açığını yakalayıp üzerine çullanmak amacıyla kulak vermek. · Denetçi Dinleme: Kaşımızdakilerin bize nasıl tepki gösterdiğini ve istediğimiz sonucu alıp almadığımızı ölçmek için dikkat kesilmek. · Nezaketen Dinleme: Dinlememek ayıp olduğu için dinlermiş gibi yapmak. · Ürkek Dinleme: Karşınızdakini dinlemek istemediğimizi açıkça söyleyemediğimiz için dinleme pozu takınmak. · Yaltaklanmacı Dinleme: Karşımızdakinin hoşuna gitmek için dinliyormuş izlenimi yaratmak(Dicleli ve Akkaya s.44)
1.1.1.7. Yazılı İletişim
Yazılı iletişim insanın zaman ve mekandaki iletişim sınırlılıklarını genişletmede en etkin ilk iletişim biçimidir. Uzaktan haberleşmede bilgi ve deneyimleri zamanda biriktirmede sözlü iletişime göre daha güvenilir bir yol olan yazı ile iletmenin kökeni mağara resimlerindendir.Figüratif mağara resimlerini izleyen stilize çizimler bir tümceyi ya da tümce grubunu temsil eden bireşimli yazı kavramları dile getiren ideografik yazı sesleri karşılayan simgelerden oluşan fonotik(alfabetik) yazı yazı tarihinin bilinen ve genelde birbirini izleyen aşamaları sayılırlar. Bu aşamalar aynı zamanda insanın simgesel düşüncesini geçirdiği değişimleri de yansıtır.Ekonomik gereklerle ortaya çıkan yazı toplumsal/kültürel ilişki ve kuramlar üzerinde etkili olmuştur. Buna karşılık bu kuramlarda yazının evrim ve yayılma süreçlerinin yönünü ve hızını belirlemişlerdir.Avrupa da on beşinci yüzyılda matbaanın icadı ve yoğun kullanımı yazılı iletimin hızla çoğalmasının bilgi ve düşüncelerin yayılmasına neden olmuştur. Ancak bu yayılmanın hızı okur yazarlık oranıyla belirlenmiştir. Okur yazar olmama sorunu ise günümüzde de tümüyle ortadan kalkmış değildi. (ZILLIOĞLU 1993: s.174.)
1.1.1.8. Sözsüz İletişim
İletişimimizin temel bir yönünü sözsüz iletişim oluşturur. Başka deyişle günlük yaşamda gerçekleştirilen başvurulan simgesel kodlar içinde sözsüz olanlar anlam yaratma ve paylaşmada çoğu kez bilincinde olmaksızın ama kaçınılmaz olarak sürekli kullanılırlar. Bununla birlikte sözsüz iletişimin bilimsel bir ilginin ve araştırmaların odağı haline gelmesi yeni sayılır.sözel ve yazılı dillerin iletişimin temel türleri sayıldığı söz ve yazı sanatının yüceltildiği toplumlarda bu gecikme doğaldır. Bunda kişiler arası yüz yüze iletişimin konuşma ile başlayan bir olgu olduğu-yanlış- varsayımı da etkili olmuştur. Kısaca iletişimin doğası ile ilgili bu yanılgı insanın işitme ile birlikte en çok gelişmiş olan görsel kanalları aracılığı ile açımladığı sözsüz iletişim kodlarına uzun süre gerektiği kadar önem verilmemesine yol açmıştır. Oysa sözsüz iletişimin en önemli bir bölümünü oluşturan görsel kodların kullanımı insanın iletişim tarihi kadar eskidir. İlkel ve geleneksel toplumların insanı günlük uygulamalar için olduğu kadar din kökenli törenler içinde son derece yetkin görsel kodlar geliştirmiştir.ayrıca kişiler arası yüz yüze iletişimde doğal olarak yer alan ses tonlaması yüz ifadeleri mimikler beden hareketleri jestler sözlü iletişimin çerçevesini ve anlamını belirlemede her zaman etkili olagelmiştir.öte yandan oluşmasında görsel kodlar sezgisel değerlendirme aracı olarak önemli bir işlev üstlenir. (ZILLIOĞLU 1993: s.178-179.)
1.1.1.8.1. Sözsüz İletişimin İşlevi
Kişiler arası iletişimde sözsüz iletişimin önemli işlevleri vardır. Bu işlevleri iki ama gruba ayırabiliriz. Bunlardan birincisi sözsüz iletişim yoluyla bir takım anlamlar iletilebilir. Örneğin yakamıza taktığımız rozetle mesleğimizi başımızı sallayarak bir görüşü onaylamadığımızı dostumuzun elini tutarak onu sevdiğimizi ifade edebiliriz. Sözsüz iletişimin ikinci işlevi ise sözlü iletişimi desteklemesi onun akıcılığına katkıda bulunmasıdır. Konuşan kişi yüzünü ve bedenini kullanarak sözlü anlatımı destekler. Dinleyen ise sergilediği yüz ve beden ifadeleri ile konuşana geri bildirim verir. Bu sırada ise konuşan kişi karşısındakinin söylediklerini anlayıp anlamadığını ya da sıkılıp sıkılmadığını onun davranışlarına bakarak tatmin etmeye çalışır. Sözsüz iletişim türlerinden iki tanesi kişiler arası iletişimi başlatmada önemli rol oynar. Bunlardan birisi göz kontağı diğeri ise vücutla yönelmedir( Dökmen s.34)
1.1.1.8.2. BEDEN DİLİ
Konu insan davranışları olunca bunların belirli kalıp ve sınıflara nasıl sokulabildiği sorusu akla Einstein’ın ünlü sözlerini getiriyor: “ Bilim duygusal deneyimlerimizin kaotik çeşitliliğini mantıksal açıdan standart bir düşünce sistemine karşılık getirme çabamız. Bu sistemde tekil deneyimler kuramsal yapıya öyle bir şekilde karşılık gelmeli ki benzersiz ve inandırıcı bir sonuç ortaya çıksın. Duyusal deneyim insanın dışındaki bir konu çerçevesinde gerçekleşir. Ancak onu yorumlayacak kuram insan elinden çıkma ve olağanüstü bir çabayla zahmet gerektiren bir uyum sürecinin sonucu: varsayıma dayalı asla tam anlamıyla kesin olmayan ve her zaman sorgulamaya kuşkuya hedef olmaya mahkum bir sonuç.” Neden vücut dili? 1.Başkaları üzerinde olumlu bir etki yaratarak amacımıza ulaşmak 2.Karşımızdakileri daha iyi anlayarak etkili bir iletişim kurmak. 3. Kendi beden hareketlerimizi denetleyerek sosyal ortamlara daha çabuk uyum sağlamak 4.Başkalarının gerçekte ne söylemek istediğini anlamak. ( http://www.ekocerceve.com/bireyselge..._2/ayrinti.php) Bazen bir hareket bin söze bedeldir. Bir kişiyle iletişim kurduğumuzda söylediklerimiz ne kadar önemli ise hareketlerimizle o kişide bıraktığımız intiba da o kadar önemlidir. El kol hareketleri mimikler dokunma vücut pozisyonu... İş yaşamında başarılı olmak isteyen kişi iletişim kurduğu kişilerin sadece söylediklerini değil yüzü eli kolu ve bedeniyle yaptıklarını da duymalıdır. Araştırmacılar da benzer bir çabayla kinezik adı altında inceledikleri iletişimsel beden hareketlerini yüz ifadelerini ve jestleri bir sisteme oturtma amacıyla birkaç grupta toplamışlar. Sözcük ve cümleler yerine kullanılan beden hareketlerini amblemler: sözlü mesaja eşlik eden anlamlarını güçlendiren hareketleri “tanımlayıcılar”; yüz ve ya beden de duygu ifadesine neden olan hareketleri “ duygusal gösterimler”; iletişim akış ve hızını denetleyen hareketleri “düzenleyiciler”; gerilimi denetleme hareketlerini “ ayarlayıcılar” olarak sınıflamışlardır. Amblemler anlamlarının ülkeden ülaaae bölgeden bölgeye değişebilmesine bağlı olarak tümüyle evrensel kabul edilmiyor. Sözgelimi birçok batı ülkesinde “her şey yolunda” veya “tamam” anlamına gelen baş parmağı gösterme işareti İran Afganistan Nijerya da ayrıca İtalya ve Yunanistan’ın bazı bölgelerinde hakaret niteliğinde.amblemlerin önemli bir özelliği de sözcük öğrenir gibi öğrenilmeleridir. Çünkü bunlar bedenin doğal çıktıları olmaktan çok simgesel gösterimler. Tanımlayıcılarsa daha evrensel olmakla birlikte bazı evrensel yanlış anlamaların da kaynağı. Başını hafifçe yukarı aşağıya sallayarak onu dinler görünen kocasının kendisiyle hemfikir olduğunu sana birçok kadın farkında değil ki aslında “ sen devam et bende arada kulak kabartırım.” Diyor. Tabii bütün hareketlerin bu sınıflardan birine mutlaka dahil olacağını söylemek mümkün değil. Postür yani duruş kişi hakkında önemli ipuçları veren kişi açısından da söylemek istedikleri için çok verimli bir araçtır. Kıpırtısız dimdik bir asker öğretmenin karşısında büzülmüş bir öğrenci bacak bacak üstüne atmış mağrur bir hanımefendi.... Salt oturuşu ya da yürüyüşüne bakarak tanımadığımız birini çekingen pısırık yada kendinden fazla emin olmayarak değerlendirdiğimiz mutlaka olmuştur. Postür’ün iletişimsel değerini en iyi takdir edenler tiyatro ve sinema oyuncuları başta da pandomimciler olsa gerek. Ancak araştırmacılar i&c
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/12/2008 - matrix felsefesi'nin sırrı
Matrix Reloaded tıpkı birinci Matrix filmi gibi baştan sona kadar sembollerle donatılmış bir film. Film içinde saklanmış semboller fark edilmeden ve bunların tekabül ettiği şeyler düşünülmeden seyredilirse ancak bir sürü saçmalıkla doldurulmuş Hong Kong malı kung-fu filmlerinden bir tanesi daha seyredilmiş olur. Öte yandan semboller tespit edilip üzerlerinde kafa yorulmaya başlanırsa filmin aslında anlatmaya çalıştığı pek çok şey olduğu fark edilecektir.
Filmi ikinci kez seyrettikten ve internetteki tartışma gruplarındaki yazışmaları biraz takip ettikten sonra tespit edebildiğimiz noktaları paylaşmak istiyoruz. Filmi bu noktaların ışığında tartışmanın bizi daha verimli neticelere ulaştıracağını düşünüyoruz.
Filmin daha ilk karelerinde hemen logodan sonra Matrix kodunun bir noktaya dönüştüğünü görüyoruz. Aklımıza “Big Bang” teorisi geliyor. Yani kainatın genişlemesine bakarak her şeyin tek bir noktadan (ak delik?) başlayan bir patlama ile vücuda geldiğini ileri süren teori! Daha sonra bu noktadan geri doğru çekilmeye başlayan kameranın bize gösterdiği “fraktal” grafikleri görüyoruz.
Fraktallar
Fraktal grafikler matematikçilerin son otuz senedir uğraştıkları bir alan. İnsanların yıllarca çalışsalar yapamayacakları kadar çok sayıda hesaplama gerektiren bu grafikleri görmek ancak bilgisayarların kullanılmaya başlamasıyla mümkün oldu. Bir tarafıyla kaos teorisinin matematiğe yansımalarından biri olan fraktal grafiklerin temel iki hususiyeti şöyle hülasa edilebilir:
1.Fraktal grafikler matematikte “kompleks” denilen sayılarla yapılan bir dizi hesaplamanın sonucunda üretilmiş hiçbir düzen takip etmeyen (kaotik) sayıların bir izdüşümü alınarak elde edilir.
2.Fraktal grafiklerin küçük bir bölümü seçilip büyütülürse asıl resmin çok benzeri olan bir resim elde edilir.
Birinci maddenin filmdeki aksini “determinizm-kaos” ikilemi olarak belirleyebiliriz. Determinizm ilkesi aynı sebep (etki) sağlanabilirse her zaman aynı netice (tepki) elde edileceğini söyler. Peki aynı sebebi oluşturmak mümkün müdür? Kaos teorisyenleri göre mümkün değildir. Zira kontrol edilmesi mümkün olmayan sayısız etken başlangıç şartlarında çok küçük farklılıklar meydana getireceklerdir. Bu farklar ise ilk başta olmasa bile belli bir noktadan sonra önceki tecrübeden çok uzaklaşan gelişmeleri müteakip tamamen alâkasız neticeler husule getireceklerdir. Filmde Merovingian karakteri determinizmin müdafii olarak karşımıza çıkacak ama inkar ettiği kaos onu bulmakta gecikmeyecektir.
İkinci madde ise filmde cevabını bulamadığımız “acaba Matrix içinde Matrix mi var?” sualinin cevabına dair ipuçları ihtiva ediyor.
Saat 00:00 – Aynı anda hem başlangıç hem de son…
Kamera geri çekilişini (zoom-out) sürdürüyor. Bir saatin iç aksamı içinde çarklar ve miller arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet Matrix’in içine çıkıyoruz. Matrix’de ilk gördüğümüz eşya az önce içinde dolaştığımız saat ve bu saat tam gece yarısını yani günün başladığı ve bittiği anı gösteriyor!. Bu sahnenin aslında filmin düğümünün de atıldığı sahne olduğunu düşününce taşlar yerine oturuyor. İleride her şeyin bittiği ve yeniden başlayacağı anın bu an olduğunu göreceğiz. Tıpkı bir gün gibi!
Rüya: Uyanışın uykuda gelen ipuçları…
Bu ana kadar seyrettiklerimizin filmin kadın kahramanı Trinity vurulunca dehşetle uyanan Neo’nun gördüğü bir rüya olduğunu anlıyoruz. Neo aslında herhangi bir rüya görmüyor. Seçilmiş kişi (the one) rüyasında geleceği görüyor. Aslında uyuma uyanma ve rüya argümanlarına ilk filmden de aşinayız. “Uyanan” Neo’nun kendini içinde bulduğu geminin adı “Nebukadnezar” idi. Nebukadnezar eski Babil krallarından biri. Hz. Danyal (Daniel) peygamberin kıssasında ismi geçiyor. Hikayesinin Tevrat’ın Danyal bölümünde anlatıldığını okuduk. Rivayete göre Nebukadnezar bir rüya görür ve kahinlerini çağırıp rüyasını tabir ettirmek ister ancak rüyasını hatırlamamaktadır. Kahinler hem ne rüya gördüğünü bilip hem tabir edecekler veya öleceklerdir. Hz. Danyal bu imkansız görünen işi yapar ve kahinleri kurtarır. Bazı kaynaklar Hz. Danyal’ın rüya yorumları remil ve kehanetler üzerine “Kitab-ül Cifr” isimli bir kitabının olduğunu söylerler. “Cifir” kelimesinin etimolojik incelemesi de son derece heyecan vericidir. Bu kelimenin Arapça’dan batı dillerine cifreé – cipher diye geçtiğini oradan Türkçe’ye “şifre” olarak geri geldiğini biliyoruz. Hatta bunun İngilizce’deki “cyber” kelimesi ve bizdeki “sıfır” kelimesiyle akrabalığı bulunabileceğine dair gayet akla yatkın iddialar mevcuttur. Birinci filmde mürettebata ihanet eden karakterin ismi adeta bu iddialara bakarak konulmuştu: “Cypher”. Yani biraz “cyber” biraz “şifre” biraz “sıfır”…
Rüyalara dönelim… Rüyalar tarih boyunca filozofların zihinlerini meşgul etmişlerdir. Rüya ile gerçeği birbirinden ayıran nedir sualini biraz daha provakatif hale getirmek için hafifçe değiştiren filozofun dediklerini hatırlayalım: “Eğer her gün her uykuya yattığınızda aynı rüyayı görseydiniz ve her rüyanızda kelebek olsaydınız şöyle düşünmez miydiniz: ‘acaba ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek miyim!’” İşte bu sorunun bir benzerini ilk filmde soran Neo’nun ikinci filmde artık uyuyamadığını görüyoruz? Neo uyuduğunda hep aynı rüyayı görmektedir ve ilk filmde olduğu gibi gördüğü rüyaların kendi gerçekliğinin üzerinde bulunan başka bir gerçeklikten “haberler” ihtiva ettiği fikrini aklından çıkaramamaktadır.
Matrix filmi batıda bizde olduğundan çok daha fazla tartışılıyor ve derinlemesine inceleniyor. “Büyük uyanıştan önce görülen rüyalar” argümanının Budizm ve Gnostisizm’den alındığı iddiasını internette okuduk. Farklı kiliselerin gösterdikleri farklı (ve taraflı) tepkileri karşılaştırarak bir neticeye ulaşmaya çalıştık. Gnostisizm kavramı birçok yerde karşımıza çıktı.
Gnostisizm – Bilinircilik
Matrix’im Gnostisizm ile bağı o kadar kuvvetli görünüyor ki Gnostisizmin ne olduğunu bilmeden filmin tam olarak anlaşılmayacağı görülüyor. Bilgilenmeler edinilen bilgiyle aydınlanmaya yaklaşmalar rüyaların ve sezginin ehemmiyeti ışıklı kapılardan geçerek bilgi kaynağına ulaşmalar ve daha bir çok öğe Gnostik referanslar taşıyor. Bu yazı yazıldığı zaman google arama motoru internette Matrix ve Gnostisizm kelimelerinin geçtiği iki bine yakın web sayfası buluyordu. Şimdi bu malumat deryasından süzebildiklerimizi kısaca sıralayalım:
1.Gnostisizm M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllardan itibaren ortaya çıktığı sanılan ve orta doğuda yayılan bir dini felsefi akımdır. Bu akım İsa’dan sonra birinci asırda bazı Hıristiyan toplulukları içinde kendini göstermiş ve beşinci asra kadar etkinliğini devam ettirmiştir.
2.“Gnosis” kelimesinin etimolojisinden yola çıkılarak bu akımın bir “bilgi ile kurtuluş” akımı olduğu söylenmektedir. Ancak “gnosis” kelimesinin bugün İngilizce’de ki “know=bilmek” kelimesinin atası olduğu göz önüne alınarak varılan bu netice yanıltıcı olabilir. Gnostikler peşinde oldukları “kainat bilgisinin” teslimiyet ve ibadetle değil de sezgiyle ve bu bilgiye ulaşmayı sağlayacak bir takım sihirli formülleri bulup öğrenmekle elde edilebileceğine inanırlar.
3.Misallendirmek gerekirse “Maniheizm’in” ve “Sâbiîliğin” tamamıyla gnostik inanç ve öğretileri temsil eden dini gelenekler olduğu ileri sürülürken bazı din ve felsefe tarihçilerince “Mandeizm Hermetizm” vs. gibi mistik inançlar da Gnostisizm olarak nitelenir. Bu yaklaşıma dayanarak Kabala’yı bir Yahudi Gnostisizm’i Batıniliği de bir Müslüman Gnostisizm’i sayanlar vardır.
4.Gnostisizm bir çok araştırmacı tarafından dini sapkınlık olarak görülmektedir.
5.Tarih sahnesine İsa’dan sonra yeniden çıkan Gnostikler eski Yunan Felsefesi’ni esoterizm ve Hıristiyanlıkla kaynaştırıp eklektik bir inanç sitemi kurmaya çalışan dini-mistik düşünürlerdir. Temel olarak mutlak bilgi’nin anlık sezişlerle kavranabileceğine inanırlar. Tüm dinleri mutlak bilgiye ulaştırma noktasında yetersiz bulan Gnostikler mistik tarikat adamlarıdır Özellikle antik Yunan filozoflarından Eflatun’un felsefesini esas aldıkları için mutlak bilgiyi dini bilgilerin çok üstünde bulunan kurgusal bir bilgi sayarlar. Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu doğduğunu ve büyüdüğünü çarmıha gerildiğini kabul etmediklerinden Hıristiyanlarca sapkın sayılırlar. Bertrand Russell Hz. İsa’yı bir insan saydığı için Hz.Muhammed’i Gnostik saymıştır.
6.Gnostisizmin temel kültleri şöyle sıralanabilir: a.Zıtlıklar üzerine inşa edilmiş bir düalizm.. Burada bu yazıyı yazarken Gnostisizm konusunda çok kereler başvuru kaynağı olarak kullandığımız Şinasi Gündüz’ün makalesinden bir paragrafı iktibas edeceğiz:
“Gnostik öğretinin arka planında madde-mana aydınlık-karanlık ruh-beden ve dünya-öte dünya gibi değerler arasında var olduğuna inanılan katı bir düalizm bulunur. Gnostikler makro planda alemi ışık alemi ve karanlık alemi şeklinde ikiye ayırırlar. Işık ya da nur alemi iyiliği hakikat ve gerçeği temsil ederken karanlık ve zulmet alemi kötülüğü yalanı ve gerçek olmayanı temsil etmektedir. Işık alemiyle karanlık alemi arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele ve çekişme vardır. Madde ve maddi olan her şey yani içinde yaşadığımız dünya bedenlerimiz ve bu dünyaya ait olan her şey kötülük alemine aittir ve dolayısıyla bizatihi kötüdür. Ruh ve ruhsal olan varlıklar ise ışık alemine aittir ve yapısı gereği iyidir. Kötülük alemiyle iyilik alemi ya da ışık ile karanlık veya nur ile zulmet arasındaki bu mücadelede başarılı olacak olan iyilik yani ışık veya nurdur. Makro hayatın sonunda kötülük ve zulmet ışık tarafından dizginlenerek tahakküm altına alınacak ve onun emrinde olan madde ve maddi alem yok edilecektir. Mikro hayatı temsil eden insan açısından da aslolan iyilik alemine ait olan ruhsal varlığına değer vermek ve kötülüğe ait olan maddi yapısına yani bedenine ve bedenin istek ve arzularına boyun eğmemektir. Varlık itibarıyla kötü olan bu dünya ve dünyevi şeyleri terk etmek ışık ve iyiliğin timsali olan ruha ve ruhsal aydınlanmaya kulak vermek gerekir. Böylesi bir düalizm konusunda Gnostisizm diğer düalist geleneklerden ayrılır. Örneğin Zerdüştlükteki düalizm daha ziyade ahlakî bir karakter taşır. Gnostik düalizm adını verdiğimiz gnostiklerin düalizminde ise -etik bir karakter taşımanın yanı sıra- maddi aleme karşı bir tavır söz konusudur. Gnostik düalizmde madde ve maddeden kaynaklanan her şey kötülükle özdeşleştirilir. Gnostik gelenekte hayatî olan bu tasavvur örneğin Zerdüştlükte görülmez.”
Matrix filmlerinin hepsinde sözü edilen düalizmi müşahede etmek mümkündür. Matrix’in içinde (yani karanlık zulmet ve yalanlar aleminde) her yerde yeşilin tonları hakimdir. Zaten başta Matrix’in kodları yeşildir. Eğer film dikkatle izlenirse Matrix’in içinde bulunan hemen her sahnenin yeşil tonlarında görüntülendiği fark edilir. Özellikle zulmün yoğunlaştığı yerlerde yeşil iyice vurgulanmaktadır. Mesela birinci filmde ajanların Neo’yu sorguladıkları sahne tuzağa düştükleri otel odası hep yeşil tonlarda görüntülenmiştir. Aslında yeşil olmaması icap eden kahinin (oracle) odasının neden yeşil olduğu ikinci filmde anlaşılır: Kahin de aslına Matrix’in bir parçasıdır. ******** Matrix’in içindeyken yeşil bir kravat takarken gerçek dünyada kravat takmaz. Gerçek dünya (yani ışık ve hakikat dünyası) genelde mavi tonlarda görüntüleniyor. Bunun mahsus yapıldığını filmin yazarları Wachowski kardeşler bir mülakatlarında kendileri söylüyor.
b.Alâmet-i farikası hayat ve ışık olan tanrı inancı. Gnostik çevrelerde tanrı “hayat ağacının” özünde yahut kökünde bulunur onun mahiyetinin tam olarak anlaşılmasına imkan yoktur ve “hayat” “nur” “ışık kralı” gibi isimlerle anılır. Filmin sonuna doğru Neo’yu Matrix’in “kaynağına ulaştıracak olan ışıktan kapıyı hatırlayalım.
c.Yüce varlığın dışında maddî alemi yaratan varlık: demiurg. İnanılan yüce varlığın bütün kötülüklerin tecessüm ettiği “maddenin” yaratıcısı olamayacağına inanan Gnostikler bu işi yapan başka bir yaratıcı güce inanırlar. “Demiurg” Yunanca demiourgos (halk için çalışan) kelimesinden üretilmiştir. Kainatı ve insanın maddi varlığını yaratan güçtür. Kimi Gnostik gruplar için Demiurg doğrudan şeytandır. Filmde kendini “mimar” olarak tanıtan şahsın tanrı olduğunu düşünen bazı kimselerin gösterdiği tepki bu bağlamda manasızlaşır. Gnostik teolojide “Matrix’in” mimarı yani dünyanın yaratıcısı tanrı değil insanlığı hapsetmek isteyen şeytanın ta kendisidir.
7.Gnostikler maddeyi ruhun bozulmuş bir şekli olarak görürler. Onlara göre insanın varoluş amacı maddi varlığından sıyrılıp esas olana yani tanrıya dönmektir. Bu bizim tarikatlardaki “fenafillah” makamına ulaşmaya benzetilebilir. Gnostiklere göre bu “kurtuluş” ancak tanrının göndereceği seçilmiş bir kişi eliyle başlatılabilir ve kolaylaştırılabilir. Filmde Neo işte bu beklenen “mürşit” yahut başka bir değişle insanları kurtarmak için tanrının seçtiği kişidir.
8.Gnostikler “bilen” ve bilgileri ile tüm varlıklar arasında üstün hale gelen bilgisizlere nispetle geçmiş ve gelecekte bambaşka statüler kazanan kişilerdir.
Özetlemeye çalıştığımız noktalardan çok daha fazlasının internette bulunduğunu belirtmek isteriz. Gnostisizm ile ilgili yazıları okurken filmde ki argümanların hemen hemen tamamının kaynaklarını tespit edebildiğimi gördük. Bundan sonra da yeri geldikçe Gnostisizm ile filmi irtibatlandırdığımız noktaları vurgulamaya çalışacağız.
TOPLANTI
Nebukadnezar ve onun gibi birçok gemi kaptanı karşı karşıya bulundukları tehlikeli vaziyeti tartışmak ve ne yapacaklarına karar vermek üzere Matrix’in içinde buluşuyorlar. Osirus isimli gemiden gelen haber konuşuluyor. Filmde bazı yerler havada kalmış gibi görünse de işin aslı böyle değil. Matrix 2’den kısa süre önce bitirilen Animatrix isimli filmler serisini seyretmiş olanlar Osirus’u ilk defa işitmiyorlar. Dokuz kısa filmden oluşan koleksiyonun birinci filminin adı “Osirus’un son uçuşu” idi. Bu kısa filmde Osirus isimli gemi makinelerin saldırısına uğruyor ve kaçarken yeraltından yer yüzüne çıkmaya mecbur oluyor. İşte o anda gemi mürettebatı dev bir makinenin yeri kazarak Zion’a doğru ilerlediğini görüyor ve bu haberi canları pahasına merkeze gönderiyorlar. Gemi kaptanlarını bir araya getiren haber de işte bu haber. Sembolleri ve referansları bulma çabamızı Osirus’un manasını anlamaya çalışarak sürdürelim.
Osirus
Osirus Mısır mitolojisinde yeraltı ve tarım tanrısı olarak biliniyor. Kaynaklarda “Usire” diye de anılıyor. Nephis ve Seth’in kardeşi Isis’in kocası olarak bilinen Osirus “ölümlü tanrılardan” sayılmakla beraber ölümden sonraki hayatı ve ruhun ölümsüzlüğünü simgeliyor.
İnsanlara tarımı ve medeniyeti öğreten tanrı sayılan ve bir yandan da hayatın ortadan kaldırılamayışını sembolize eden Osirus’u filmde (Animatrix’ten bahsediyoruz) yerine oturtmakta zorluk çekmiyoruz. Osirus gemisi filmde “yeraltından” toprak üstüne çıkıyor. Bu çıkış ile de “medeniyetin” (Zion) tehdit altında olduğunu ve sonunun yaklaştığını anlıyoruz. Filmin (Matrix Reloaded) genelini düşündüğümüzde Osirus’un Zion’a gönderdiği mesajla yeniden hayata dönüş sürecini sayılabilecek reaksiyonlar zincirini başlatan geminin ismi olduğunu fark ediyoruz.
Osirus’tan gelen haberi alan gemi kaptanları strateji belirlemek üzere bir araya geliyorlar. Aslında ne yapılacağı belli. Komutan “Lock’un” emirleri açık: Bütün gemiler yayın seviyesini terk edip Zion’a dönecekler. Komutanın ismi felsefeye azıcık ilgi duymuş herkesin mutlaka işitmiş olduğu bir ismi çağrıştırıyor: John Locke. Bu filozofun genel çerçeveye nasıl oturduğunu tartışmadan önce hakkında neler biliyoruz bir bakalım:
John Locke
John Locke’un fikirlerinin özü 1690 tarihli “Essay Concerning Human Understanding – İnsanın Anlayışı Hakkında Makale” isimli eserinde bulunabilir. Modern emprisizmin (Amprizm veya Empirizm de deniyor) temelleri bu eserle atılmıştır. John Locke’dan başka Francis Bacon David Hume Stuart Mill ve Herbert Spencer gibi düşünürler de emprisistlerden sayılırlar. Emprisistlere göre insan beyni doldurulmayı bekleyen bomboş bir kağıda levhaya yahut tabloya (tabula rasa) benzer. Yaşadıkları tecrübeleri ile her geçen gün bu boş tabloyu dolduracak olan insan için tecrübeden başka bir bilgi kaynağı olamaz.
Filmdeki komutan Locke’un filozof John Locke ile bir alakası olabileceği varsayımından yola çıkarak yaptığımız araştırmalar bizi son derece ilginç neticelere ulaştırdı. Amprizm nedir başlıklı Türkçe muhtevalı bir web sitesinde rastladığımız cümleyi aynen iktibas ediyoruz:
“Emprizmin batı dillerindeki kökü deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim bilimsel bilgi anlamındaki yunanca episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yunanca gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.”
Bu satırları okurken aklımıza Kahin’in “Bingo!” deyişi geliyor. Tahmin ettiğimiz gibi Locke ismi öylesine seçilmiş bir isim değil! Bu ismin arkasında bir felsefi okulun görüşleri saklanıyordu.
Filmde ******** ile kumandan John arasında yaşanan çekişme aslında Gnostiklerle Emprisistler arasındaki felsefi çatışmaya işaret ediyor. Sezgisel bilgiye aydınlanmaya kahinin (bilgisiyle yücelen kişinin) ve Neo’nun (seçilmiş kurtarıcının mesihin) yol göstericiliğine iman eden Gnostik kaptan ******** ile bilgiye ancak tecrübeyle ulaşılabileceğine iman eden ve her türlü sezgisel (intuitive) bilgiyi saçmalık sayan emprisist komutan Lock çatışıyor. Bu çatışmayı anlaması mümkün olmayan seyirciyi de ihmal etmek doğru olmayacağından senaristlerimiz ortaya herkesin kolayca anlayabileceği bir çatışma unsuru atıyorlar: Kaptan Niobe. Böylece her anlayış seviyesinden seyirci tatmin edilmiş oluyor. Felsefeden uzak olan ve “meseleyi kurcalamaktan” hoşlanmayan herkes için hadise çözülmüştür! Mesele “kız” meselesidir!...
Bu kadarı da fazla denecek biliyoruz ama Niobe ismi de öylesine uydurulmuş bir isim değil!
Niobe
Yunan mitolojisinde değişik hikayesiyle öne çıkan Niobe Tantalus’un kızı Thebes kralı Amphion’un karısı yani Thebes kraliçesidir. Babası mühim bir kişi olmakla beraber tanrı değildir. Annesi ise bir tanrıçadır. Hikaye Yunan mitolojisinin en değerli kaynaklarından sayılan Homeros’un İlyada’sında da anlatılır. Efsaneye göre Niobe kendisi tam bir tanrıça olmadığı halde Titan’ın kızı tanrıça Latona’yı (kaynaklarda Leto diye de geçiyor) küçümser. Latona’nın iki çocuğuna karşılık kendisinin yedi kızı ve yedi oğlu olması hasebiyle ondan çok daha fazla saygı hak ettiğini ileri sürer. Bu sözlerden alınan Latona kendini bir tanrıça ile karşılaştıran Niobe’yi cezalandırmaları için çocukları Apollon ve Artemis’i vazifelendirir. Apollon ve Artemis attıkları oklarla Niobe’nin on dört çocuğunu da öldürürler. Evlatlarının acısıyla dört gün boyunca hiç durmadan ağlayan Niobe sonunda yaşlar akıtan (ağlamaya devam eden) bir taşa dönüşür ve Sipylon yahut Sipylas denilen dağın zirvesine nakledilir.
Bu ismin bu efsanenin filmle alâkasını bir takım zorlamalara girmeden kurmak zor. Belki de üçüncü film bize neden bu ismin tercih edildiğini gösterecektir.
Upgrades
Toplantıda ********’un gemi kaptanlarından yardım istediğini görüyoruz. Gemisi Nebukadnezar’ın yeniden şarzolabilmesi için 36 saate ihtiyacı vardır. Bundan sonra yeryüzüne yakın olan “yayın seviyesine” tekrar çıkacaktır. Yayın seviyesinde mutlaka birisinin bulunması gerekmektedir çünkü ******** kahinin tekrar irtibata geçmesini beklemektedir. Bu davranış komutan Lock’un açık emirlerine itaatsizlik manasına gelecek olsa da orada toplanan insanlar zaten otoriteye “itaatsizlik” ettikleri için orada bulunabilen insanlardır. Neticede gemi kaptanlarından birisi bu vazifeyi kabul eder. Bu sırada birinci filmden tanıdığımız ajan Smith toplantı yapılan yerin kapısından Matrix’le irtibatını sembolize eden kulaklığını bir mesajla birlikte Neo’ya gönderir: Neo onu özgür bırakmıştır. Belki vazifesinde başarısız olduğu için belki ilk filmde Neo içine girdiğinde kodu değiştiği için artık bir Matrix ajanı değildir.
Bundan sonra toplantı yerine gelen ajanlar Neo ile nafile yere dövüşecektir. Neo bunlarla dövüşürken “upgrades” diyecektir. Yani versiyon yükseltmeleri. Ajanlar iyileştirilmiş geliştirilmiş programlardır ama Neo’yu durduramayacaklardır.
Bu sahnelerde doğrudan bir keşiş kıyafeti içinde görünen Neo dikkatimizi çekiyor. Siyah cüppesinin etekleri ayak bileklerine kadar uzanıyor. Tam bir dindar mümin zangoç kıyafeti.
ZİON
Son insan şehri Zion’u ilk kez görüyoruz. Mürettebatı genç bir çocuk karşılıyor. Bu çocuğun hikayesi de Animatrix’de anlatılıyor. Zion’un ilk göze çarpan özellikleri karanlık olması eski moda makinelerle donatılmış olması ve halkının genellikle zenci ve “Hispanic” olması. Aslında Zion’un bu demografik yapısı film üzerinde yapılan bir takım spekülasyonları boşa çıkarıyor. Matrix’ten kurtarılmış insanların kurduğu şehrin sakinleri sarı saçlı beyaz tenli mavi gözlü “efendiler” değil!
********’un kumandan Lock ile tartıştığı sahnede adeta John Locke’un hiddetle konuştuğunu işitiyoruz. Aynen şunları söylüyor kumandan: “Kahinleri de kehanetleri de Mesihleri de umursamıyorum!”
Hamann
Hemen bu sahnede başkan Hamann ile karşılaşıyoruz. Filmdeki isimlerin hemen hepsi özellikle seçilmiş olduğuna göre kim bu Hamann diye yaptığımız küçük bir araştırma bizi hemen verimli neticelere kavuşturuyor. Aradığımız kişi “Johann Georg Hamann”.
Johann Georg Hamann 1730’da doğu Prusya’da bulunan Königsberg şehrinde dünyaya gelmiş. Kant’ın yakın dostu David Hume’un çağdaşı. Ondan çok etkilenen Göthe onun için “çağımızın en parlak beyni” demiş. Kierkegaard ondan “imparator” diye bahsetmiş. Alman klasisizminin ve romantizminin babası sayılıyor. Gençlik yıllarında seküler aydınlanmacılık fikrinin fanatiklerinden olan Hamann ticari bir vazife için gittiği Londra’da İncil’i baştan sona okumuş ve eski fikirlerinden dönerek iman etmiş. Protestan Hıristiyanlığın Ortodoks bir yorumunu benimsemiş. Çalışmalarını lisan alanında mantık ifade iletişim semboller soyut düşünce ve analiz üzerine yoğunlaştırmış.
Filmde Hamann figürünü yerine oturtmak hiç de zor olmuyor. Hamann bir yandan Emprisizm okulundan (David Hume ve George Berkeley üzerinden) komutan Lock’un (John Locke’un) dostu (ve eski fikir arkadaşı) olduğu halde nihai tercihini “inanan” (mümin) ********’dan yana kullanıyor. Onu koruyor ve öne çıkartıyor. Hele Hamann’ın Neo ile “sebep” üzerine yaptığı sohbet tahminimizin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Makinelerin bulunduğu katta Hamann Neo’ya makinelerin nasıl çalıştıklarını anlamadığını ama çalışmaları için bir “neden” bulunduğunu anladığını söylüyor. Aynı şekilde Neo’nun yaptığı bazı şeyleri nasıl yaptığını anlamadığını ama tüm bunların arkasında bir “neden” bulunduğuna inandığını söylüyor. Johann Georg Hamann yazılarında “sebep” kavramına “sebeplendirme faaliyetine” “sebeplere dayanarak makul olmaya” hususi bir ehemmiyet atfetmiş. Hamann bahsini filozofun hakkında araştırma yaparken rastladığımız dikkat çekici aforizmasıyla kapatalım:
“Eğer dil (lisân) olmasaydı “sebep” (reason) “sebep” olmasaydı “din” ve tabiatın bu üç esası mevcut olmasaydı ne zihin (yahut ruh Almanca: geist) ne de cemiyeti bir arada tutan bağlar mevcut olabilirdi.”
Seraph – Seraphim
Oracle’dan (kahinden) gelen mesaj üzerine randevu yerine giden Neo’yu Seraph isimli karakter karşılıyor. Seraph kelimesi İbranice “Seraphim=yanmak” kelimesinin bir türevi. Üç çiftten müteşekkil altı kanadı olan ve göğün sekizinci katında bulunan ateşten yaratılmış bir grup meleğe verilen bir isim bu. Bazı kaynaklara göre tabiat üstü bir yaratık kanatları olan zehirli bir yılan yahut ejderha.
Filmde Seraph kahinin koruyucu meleği olarak karşımıza çıkıyor. Neo’nun gerçekten seçilmiş kişi (the one) olduğunu anlayabilmek için onunla dövüşüyor. Nihayet onun doğru kişi olduğuna kanaat getirince (ki Seraph birini gerçekten tanımanın en iyi yolunun dövüşmek olduğunu söylüyor) görüşmeye müsaade ediyor. Bu arada Neo ona bir programcı olup olmadığını sorunca başıyla hayır işareti yapıyor. O sadece “vazifeli”! Vazifesi sadece en mühim olanı muhafaza etmek. Meleklerin iradeleri olmadığı herkesin malumudur. Onlar sadece kendilerine verilen vazifeleri yaparlar o kadar. Seraph da sadece vazifesini yapıyor.
Kahin Neo’ya kırmızı renkli bir şeker ikram ediyor. Birçok tartışma grubunda bu şekerin tıpkı Neo’yu birinci filmde Matrix’ten çıkarmaya yarayan “kırmızı hap” gibi bir fonksiyonu olduğu iddia ediliyor. Neo bu sefer şekeri alsa da yemiyor. Bu sahnede Kahin’in de Seraph gibi bir program olduğunu öğreniyoruz. Öte yandan Kahin Neo’ya iki isim veriyor: Anahtarcı ve Merovingian. Anahtarcı kod kaynağına ulaşan kapıları açmak için lazım gelen anahtarları yapmaktadır. Merovingian anahtarcıyı kaçırmıştır ve hapis tutmaktadır. Kahine göre Merovingian’ın istediği şey çok kuvvetli insanların peşinde oldukları şeyden ibarettir: daha fazla “güç”.
Merovingian
Filmin en ilgi çekici karakterlerinden birisi Merovingian. Zaman zaman Fransızca konuşan bu karakterin ismi arkasına neler neler saklanmış açıklamaya çalışalım..
Yine esoterizm sularında gezmeye başlayacağız ama önce biraz tarih... Merovingian kelimesi bizi Merovingian Hanedanı’na götürüyor. Bu hanedan beşinci asırda Fransa’da hakim olmuş. Hanedanın ilk kralının ismi Merovech (Fransızcası Mérovée). Onun soyundan gelenler kendilerini Merovingianlar diye tesmiye etmişler.
Merovingianlar arasında doğrudan Hz. İsa’nın kanını taşıdıklarını iddia edenleri olduğu gibi soylarını Hz. Davut’a kadar dayandıranları var. Taşıdıkları kanın kutsal olduğuna ve nesiller boyunca korunarak aktarıldığına inanıyorlar. Bu isim üzerinde insanı hayrete düşürecek kadar spekülasyon yapılmış. Merovingian soyunun kayıp ülke Atlantis’ten geldiği iddiasından Antik Yunan’ın yarı tanrılarına kadar uzandığı iddiasına kadar birçok spekülasyon bulunuyor. Bunların biraz daha ilerisinde bizi daha da tanıdık “spekülasyonlar” bekliyor.
Merovingian hanedanı kimi kaynaklara göre yedinci kimilerine göre sekizinci asırda gücünü kaybetmiş. Uzun ve kızıl saçlı Merovingian kralları (ki saçlarının kızıllığının Hz. Davut’un soyundan geldiklerinin delili olduğunu iddia ederlermiş) iktidardan düşmüşler. Ancak kutsal bir kanın taşıyıcısı olduklarını düşündüklerinden iddialarını hep sürdürmüşler. Son Merovingian Krallarından Godefroi De Bouillon “Sion tarikatı – Order of Sion” olarak bilinen örgütün kurucusu sayılıyor. Godefroi De Bouillon bu örgütü Kudüs’ün Müslümanların elinden alındığı ilk haçlı seferinden dönüşünde Kudüs’e göç eden Hıristiyan kafileleri korumak ve bunların Kudüs’e güvenle yerleşmelerini sağlamak maksadıyla kurmuş. Tarikat ismini haçlı şövalyelerin “kurtarmaya” gittikleri Kudüs’ün yakınlarındaki Sion dağından almış. Sion Tarikatı’nın silahlı kanadının ismi birçok kişiye tanıdık gelecektir: “Tapınak Şövalyeleri - Knights Templar”
Tapınak Şövalyeleri
Tapınak Şövalyeleri’nin öncelikli vazifesi kutsal kan taşıyıcılarını (Merovingianları) korumak ve kutsal kanın nesiller boyunca aktarılmasını sağlamak olmuş. Buna karşılık yer altına çekilmiş olsalar da hem siyasî hem ticarî mânâda birbirlerini koruyup kollayan efendi Merovingianlar da onları beslemiş.
Bugün hemen her ülkede sayısız locası bulunan çeşit çeşit ezoterik örgütlenmelerin mason localarının halen yaşattığı ritüellerinin pek çoğunu önce Sion Tarikatın’dan sonra Tapınak Şövalyeleri’nden tevarüs ettikleri söyleniyor.
Şimdi bütün bunları filmdeki yerlerine oturtalım. Kahin Merovingian’dan bahsederken onun çok güçlü olduğunu “en eskilerinden biri” olduğunu ve tek isteğinin her büyük güç sahibi gibi daha fazla güç olduğunu söylüyor.
Merovingian’ın en yakın iki muhafızını gözlerimizin önüne getirelim: ikizler. Bu karakterlerin de Tapınak Şövalyelerini sembolize ettiklerini ileri sürmek hiç garip kaçmayacaktır sanırım. Tapınak Şövalyelerin’in bir mühründe at üzerinde iki şövalye (muharip rahipler) resmedilmiş.
Türk Masonlarının yayın organı “Mimar Sinan” dergisinin bir sayısında Tapınak Şövalyeleri ile Masonluk arasındaki bağlantıya dair şunlar anlatılmış:
“Kilise’nin baskısıyla Fransa Kıralı’nın 1312 yılında Templier tarikatını kapatması ve mallarını Kudüs’teki Saint Jean şövalyelerine vermesi ile Templier’lerin etkinliği ortadan kalkmadı. Bunların büyük bir çoğunluğu o zaman çalışmakta olan Avrupa’daki mason localarına sığındılar. Templier’lerin başkanı Mabeignac ise çevresindeki bir gurup Templier ile İskoç duvarcısı kılığında ve Mac Benach takma adıyla İskoçya’ya sığındı. İskoç kralı Robert Bruce (Bu kralı Braveheart-Cesur Yürek filmini dikkatle seyredenler çok iyi hatırlayacaklardır. S.C.) onları çok iyi karşıladı ve İskoçya’daki mason locaları üzerinde büyük bir etkinliğe sahip olmalarını sağladı bunun sonucunda İskoç locaları hem mesleki hem de düşünsel açıdan büyük bir aşama kazandılar. Mac Benach sözcüğü bugün bile masonlarca saygı ile kullanılır. Templier mirasının sahibi İskoç masonları Fransa’ya çok yıllar sonra bu mirası iade ettiler ve bugün İskoç usulü olarak bilinen ritin temelini Fransa’da attılar.”
Şu bilgiler de "Tampliyeler ve Hürmasonlar" başlıklı bir makaleden:
"Tampliye tarikatı tekris törenini içeren ritüeller günümüzdeki mason ritüellerinin benzeridir…/…Tampliye tarikatı üyeleri birbirlerine aynı masonlukta olduğu gibi kardeşim derler../... Tampliye tarikatı ve masonluk kurumu birbirlerini belirgin ölçüde etkilemişlerdir. Hatta korporasyonların ritüelleri adeta Tampliye’lerden kopye edilmiş denilecek kadar benzerdir. Bu itibarla masonların kendilerini büyük ölçekte Tampliye’lerle özdeşleştirdikleri ve aslında özgün gibi görünen masonik ezoterizm (gizllik) içinde önemli boyutlarda Tampliye mirası olduğu belirtilebilir…/… Özet olarak araştırmanın başlığında belirtildiği gibi masonik kralî sanat ve inisiyatik-ezoterik çizginin başlangıç noktası Tampliye’lerin son noktası da hürmasonların olarak kabul edilebilir.”
Sion Tarikatı’nın da Gnostik bir yapılanma olması hasebiyle “ışıkla” “aydınlanma” sembolleriyle dolu bir sürü ritüeli ve mistik öğeleri bünyesinde taşıdığını belirterek bu meraklı konuya şimdilik nokta koyalım ve yine Gnostik – ezoterik çizgide izah etmeye çalışacağımız “mimar” figürünün tahliline geçmeden anahtarcıdan azıcık bahsedelim.
Anahtarcı
Aslında anahtarcı üzerinde söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Hacker jargonundan “arka kapılar – back doors” kavramını filme taşımak için anahtarcıyı kullanmış Wachowski kardeşler. Bir de yine anahtarcıya söyletilen bir cümle var ki bu cümle ile bir hataya düşmüşler. Kısaca tesbit ettiğimizi düşündüğümüz bu hatayı aktaralım. Anahtarcı Neo’ya Mainframe bilgisayara nasıl gireceğini anlatıyor. Mainframe bilgisayarlar bankalar havaalanları nüfus idareleri gibi çok yüksek sayıda kayıtların saklanıp işlem görmesi gereken müesseselerde kullanılan süper bilgisayarlardır. Türkçe’ye olduğu gibi çevirecek olsak “Ana Çerçeve” diye çevireceğimiz bu kelimenin “çerçeve” tarafı bizi alakadar ediyor. Anahtarcı kahramanlarımıza “Ana Çerçeveye” girmek için tam 314 saniyeleri olduğunu söylüyor. Bu sayıyı 3 14 diye yazsak belki sayı çok kimseye tanıdık gelecektir. Bu sayı pi sayısıdır. Peki burada ne arıyor? Ne münasebetle pi sayısından bahsediliyor? İzah etmeye ve düşülen hatayı göstermeye çalışalım.
“Altın oran örneğin bir dikdörtgenin göze en estetik gözükmesi için uzun kenarı ile kısa kenarı arasındaki orandır. Buna benzer olarak bir doğru parçasının ikiye ayrıldığında göze en hoş gelen ikiye ayrılma oranıdır. Altın oran sadece dikdörtgen ve doğru için değil neredeyse tüm geometrik cisimler ve yapılar için kullanılabilir.”
Filmde mainframe’in çerçevesinden dikdörtgene dikdörtgenden altın orana ulaşıyoruz. Zira mükemmelin peşindeki makinelerin ana bilgisayarlarını estetik mükemmeliyetin göstergesi altın oranı dikkate alarak yapmış olmaları söz konusu. İyi de kaç bu altın oran rakamı? 3 14 mü diyeceksiniz? Kurguya göre böyle olmalıydı ama maalesef altın oran 1 618033.... gibi bir sayıdır. Bize öyle geliyor ki Wachowski kardeşler matematiğin iki sihirli sayısını pi’yi ve fi’yi (altın oran) karıştırmışlar. Ne diyelim! En azından birisi çıkıp daha makul bir açıklama getirmediği müddetçe “bu kadar hata kadı kızında da olur” deyip iddiamızı sürdürebiliriz!..
“Mimar”
“Mimar” figürü ezoterik yapılanmalar için hususi manalar taşır. Mesela yukarıda sözünü ettiğimiz Türk masonlarının en mühim yayın organlarından birinin adı “Mimar Sinan”dır. Takib eden satırlar Masonların web sitesinden: “Mimar Sinan : Duvarcı ustalarının büyük üstadı Yeniçağ sadece Batı’ da değildi Doğu’ da da başladı. Fatih Sultan Mehmet’ le merkezi bir devlet yapısına bürünen Osmanlı II. Bayezid döneminde
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
sanata dair
Kategoriler
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım
|